HAZRET-İ MEVLANA'DAN ÖĞÜTLER

 

Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretleri (1207-1273) on üçüncü asrın yıldızı ve ışığıdır. İslâm toplumunu Selçuklu dağınıklığından Osmanlının kuruluşuna hazırlayan bir mânâ büyüğü. Mesnevl-i Şerif, o devir insanına İslâmın sunuş tarzıdır. Mesnevi; tevhiddir, imandır, ilimdir, ahlâktır, öğüttür ve her şeyiyle insanın şiirleştirilerek anlatımı ve tarifidir. 25618 beyitlik bir külliyat olan Mesnevi, orijinali ve tercümesi ile 6 cilttir.

Mesnevi her ne kadar Farsça olarak kaleme alınmışsa da, verilen mesaj her seviyeden insanın anlayacağı üslûptadır. Eseri aslından okuma imkânı bulamayanlar dahi tercümesini okuduklarında bu hakkı teslim edeceklerdir. Çünkü en ağır meseleler dahi bir temsil, bir hikâye, bir örnekle sunulmaktadır.

Mesnevi bir hikmetler bahçesidir. Bunun için her devir insanının alacağı pek çok dersler vardır. Biz, sizler için bu bahçeden bir demet derledik. Mesnevi denizinden bir içimlik hayat suyu takdim ediyoruz. 26000 beyti bulan bu külliyattan bir tutamlık gül tedarik ettik. Bu seçmeler, kitabın genel muhtevası içinde mütalaa edilince bir bütünlük arz ettiği görülecektir. Diğer eserlerde olduğu gibi, bu eserden yaptığımız derlemede de konunun anlaşılmasına yardımcı olması için ara başlıklar çıkardık.

 

Nefis putunu kır

Putların anası, bir put olan nefsinizdir; çünkü put yılandır; nefis putuysa ejderhâ.

Nefis demirle taş gibidir; put o çakmaktaşından sıçrayan kıvılcımdır; o kıvılcım suyla söner gider.

Fakat çakmaktaşıyla demir, ne vakit suyla söner? İnsanoğlu, bu ikisi, kendisiyle oldukça nasıl esenliğe ulaşır?

Put, testide gizli duran kara sudur; nefsi ise, bu kara suya kaynak bil.

O yontulmuş put, kara sele benzer; put yonan nefisse anayoldaki kaynaktır.

Bir parçası yüzlerce testiyi kırar, ama kaynağın suyu durmadan dinlenmeden coşar kaynar.

Put kırmak kolaydır, pek kolay; fakat nefsi kırıp geçirmeyi kolay görmek bilgisizliktir, bilgisizlik.

Ey oğul, nefsin şeklini arıyorsan yedi kapılı cehennemin hikâyesini oku.

Her solukta bir düzeni vardır nefsin; her düzeninde de yüzlerce Firavun, o firavunlara uyanlarla beraber batar-gider.

Musa'nın İlâhına, Musa'ya, kaç; Firavunluk ederek îman suyunu dökme.

Ahad'e, Ahmed'e el at; a kardeş, kurtul beden Ebû-Cehl'inden.

 

Her ağlamanın sonu gülmektir

Birisi ağzını eğer de eğlenerek Muhammed'in adını anardı; anarken ağzı eğri kalıverdi.

Pişman oldu da "ey Muhammed" dedi, "lûtuflar sahibisin, ledün bilgisi katında; sen bağışla.

"Bilgisizliğimden seninle alay ettim; halbuki asıl alay edilecek benmişim.

Allah, birisinin perdesini yırtmak isterse gönlüne, temiz kişileri kınama isteğini verir.

Fakat Allah, birisinin aybını örtmek isterse, o kişi nefis yüzünden ayıplara bulanmış kişilerin bile ayıplarını söylemez.

Allah, bize yardım etmek dilerse gönlümüze, ağlayıp inleme isteğini verir.

Ne mutlu gözdür o göz ki onun için ağlar; ne kutlu gönüldür o gönül ki onun için yanar kavrulur.

Her ağlamanın sonu gülmektir; sonu gören kişi kutlu bir kuldur.

Nerde akarsu varsa orada yeşillik vardır; nerde akan gözyaşı varsa oraya rahmet gelir.

İnleyen dolap gibi gözlerinden yaşlar saç da can alanından yeşillikler bitsin.

Ağlamak istiyorsan gözyaşı dökenlere acı; acınmak istiyorsan sen de acı zayıflara.

 

Erenlerin yolunda çalış

A ulu kişi, gücün yettikçe peygamberlerle erenlerin yolunda çalış, çabala.

Kaderle pençeleşmek savaş değildir; çünkü bizi onunla pençeleştiren de kaderdir.

Birisi, inanç yolunda, kulluk yolunda yürür de bir soluk olsun ziyan ederse kâfir olayım ben.

Başın yarılmamış, şu başını bağlama; bir iki günceğiz çalış, sonra güledur.

Dünyayı arayan, olmayacak, kötü bir şeyi aradı; âhireti arayansa iyi, güzel bir hâl aradı.

Dünya kazancında düzenlere başvurmak soğuk bir şeydir; fakat dünyadan vazgeçmek için düzenler kurmak da var, yerindedir bu.

Düzen odur ki kurtulmak için zindanı deler; açılmış deliği kapatmaksa, soğuk bir düzendir.

Bu dünyâ zindandır; biz de dünyadaki mahpuslarız; del zindanı da kurtar kendini.

Nedir dünya? Allah'dan gafil olmak; kumaş, para, ölçü, tartı, kadın dünya değildir.

Malı, din için, Allah için yüklenirsen, Peygamber buna, ne de güzel mal dedi.

 

Allah'ın lûtfuna kaçmalı

Allah'ın lûtfuna kaçmalı, ona sığınmak; çünkü o canlara binlerce lûtuflar saçmış dökmüştür.

Bir sığınak bulmak gerek; ama nasıl sığınak? Öyle bir sığınak ki ona sığındın mı su da sana asker olsun, ateş de.

Nuh'a, Musa'ya deniz dost olmadı mı? Su, onların düşmanlarını kinle kahretmedi mi?

Ateş İbrahim'in kalesi değil miydi; böylece de Nemrud'un gönlünden duman tüttürmedi mi?

Dağ, Yahya'yı kendisine çağırmadı mı; ona kastedenleri taşla sürüp kovmadı mı?

Ey Yahya, gel, bana kaç; kaç da keskin kılıçtan kurtarayım seni, sığınak olayım sana demedi mi?

 

Elinden geldikçe kul ol

Övülmenin tesiri sürer gider; bir zaman sonra da deşilmesi gereken bir çıbandır, başgösterir.

Nefis çok övülme yüzünden Firavunlaştı; alçak gönüllü ol, ululuk taslama.

Elinden geldikçe kul Ol, pâdişâh olma. Top gibi zahmetler çek, mihnetlere katlan, çevgen olma.

Yoksa şu lütfün, şu güzelliğin kalmadı mı, seninle eş-dost olanlar usanırlar senden.

O vakit, vaktiyle seni aldatan o topluluk, seni görünce, işte şeytan derler.

Seni kapı dibinde gördüler mi, hepsi de mezanndan baş çıkarmış hortlak der.

Zayıf, hasta bulunmazsa hekimlik sanatının güzelliği nasıl olur da meydana çıkar?

Bakırların horluğu, bayalığı meydanda olmasa kimya nasıl görünür?

Noksanlar, olgunluğun aynasıdır; o horluk, üstünlüğün, ululuğun aynasıdır.

Çünkü gerçekten de zıddı meydana çıkaran, onun zıddı olan şeydir; bal, sirkeyle belirir.

Kendi noksanını gören kişi,  olgunlaşmaya on atla koşar.

Kendisini olgun sanansa, ululuk sahibi Allah'a, bu zannı yüzünden uçup ulaşamaz.

A sapık, olgunluk zannından, vehminden daha beter birşey yoktur senin canında.

Senden bu kendini görüş gidinceye dek gönlünden, gözünden çok kanlar akar.

İblîs'in hastalığı, "Ben ondan hayırlıyım" demesiydi; bu hastalık, her yaratılmışın içinde vardır.

Kendisini pek kırık dökük görse bile arı-duru sudur ama pisliği dibinde ara.

Sınamak için seni bir coşturdu mu, içinde pislik bulunan su, bulanır, pisliğin rengini gösteriverir.

A yiğit, ırmak sana arı duru görünüyor ama dibinde pislik var.

 

Şehvet ateşe benzer

Şunu da bil ki ateş, asıl şehvet ateşidir; suçun, kabahatin temeli, o ateş üstüne atılmıştır.

Dıştaki ateş, suyla söner; fakat şehvet ateşi, parladıkça parlar; adamın yüzünün suyunu yerlere döker.

Şehvet ateşi suyla yatışmaz; çünkü azap etmek bakımından cehennem huyu vardır onda.

Şehvet ateşine ne çâre var? Din ışığı, sizin ışığınız, kâfirlerin ateşini söndürür.

Bu ateşi ne söndürür? İlâhî ışık. İbrahim'in ışığına usta tut da;

Nemrud'a benzeyen nefsinin ateşinden, şu ödağacına benzeyen bedenin kurtulsun.

Ateşe benzeyen şehvet, yanıp durdukça eksilmez; o, ona, dileğini vermemekle eksilir.

Bir ateşe odun attıkça hiç söner mi? Hiç odunu yakmaz mı?

Fakat odun atmazsan ateş söner; çünkü bu çekinmek, ateşe su serper.

Gönüllerin çekinmesinden allık sürünen güzel yüz, hiç ateşle kararır mı?

Ne mutlu o kişiye ki gençlik çağını ganimet bilir de borcunu öder.

Gücü-kuvveti varken, vücudu sağ ve esenken, yüreğinde de, bedeninde de güç-kuvvet varken başarır bunu.

O gençlik, yem yeşil, ter ü taze bir bağa benzer; esirgemeden yapraklar, meyvalar verir.

Genç adamın kuvvet, şehvet kaynakları akar-durur; Bil ki bu sular, yeryüzüne benzeyen bedeni, yemyeşil eder.

Ev yapılmış, döşenip dayanmış; tavanı iyiden-iyiye yüksek. Dört duvarı sağlam, değiştirmeye, onarmaya hacet yok.

Ne mutlu ihtiyarlık günleri gelip çatmadan, boynunu, hurmalıktan bir iple bağlamadan bu işi başarana.

Kocalıkta toprak çoraklaşır, akar dökülür. O çorak toprak, asla güzel bitki bitirmez.

Güç suyu, şehvet suyu kesilmiş. Kendisine de faydası yok, başkalarına da.

Kaşlar, eğer kuskunu gibi aşağı düşmüş; göz sulanmış, kararmış.

Yüz, buruşuklardan kertenkele sırtına dönmüş. Söz söyleyemez, tad alamaz olmuş; dişler kesmez olmuş-git-miş.

Gün akşam olmuş; leş gibi beden topallayıp kalmış; yol da uzun. İş yeri yıkılmış, iş güç yıkılıp yatmış.

Kötü huyların kökleri sağlamlaşmış; onları sökecek güç-kuvvet azalmış gitmiş.

 

Her kötü huyunu bir diken bil

Diken, güçlenmede, boy atmada... Diken sökecekse kocalmada, gücü kuvveti eksilmede.

Diken, her gün, her solukta daha da yeşermede.

O, daha da gençleşiyor; sen, daha da kocalıyorsun.. Tez ol, vaktini boş geçirme.

Her bir kötü huyunu bir diken bil; dikenler, kaç keredir ayağını yaraldı.

Kaç kere, kötü huyun yaraladı seni; fakat sende duygu yok ki; duygusuz yaratılmışsın.

Çirkin huyunun, başkalarını yaraladığını bilmiyorsan.

Kendi yarandan da haberin yok değil ya; sen hem kendine azapsın, hem başkalarına.

 

Şehvete batan bir daha çıkamaz

Kendine gel a yolcu, kendine gel! Akşam oldu, ömür güneşi kuyuya düşmek üzere.

Aklını başına al da yarın deme; nice yarınlar geçti... Ekin çağı büs bütün geçmesin bari.

Öğüdümü dinle: Beden, güçlü bir bağdır; gönlün yeniye bakıyorsa eskiyi çıkart.

Şehvetleri, tadları boşlamaktır cömertlik. Şehvete batan, bir daha çıkamaz.

Bu cömertlik, cennet selvisinden bir daldır; vay böyle bir cennet dalını elinden çıkaranın hâline.

Yok olan şu dünyâ, var gibi görünmede. O var olan dünyâsa pek gizlenmiş.

 

Sevgi acılan tatlılaştırır

Sevgiden, acılar tatlılaşır; sevgi yüzünden bakırlar, altın olur.

Sevgi yüzünden tortular durulur,  arınır. Sevgiden dertler şifâ bulur, sağalır.

Sevgiden, ölü dirilir; sevgi yüzünden pâdişâh kul kesilir.

Bu sevgi de, bilginin sonucudur; saçma sapan şeylere kapılan, nasıl olur da böyle bir tahta oturur?

 

Topluma dost ol

Yol arkadaşlarını arayıp sormayı gerekli bil; ister yaya olsun, ister atlı.

Hattâ düşman bile olsa bağışta bulunmak iyidir; bağış yüzünden nice düşman, dost olur gider.

Dost olmasa bile kini azalır; çünkü bağış, kine merhemdir.

A iyi dost; daha da çok faydası var; var ama sözü uzatmaktan korkuyorum.

Sözün kısası şu: Topluma dost ol; put yapan gibi taştan bile kendine bir dost düz.

Çünkü topluluk, kervan halkının çok oluşu, yol kesicilerin bellerini kırar; mızraklarını köreltir.

 

Yalancının vefası yoktur

Eğri, yalancı kişinin, dinde vefası yoktur; her zaman andını bozar o.

Gerçek kişilerin, anda ihtiyaçları yoktur; çünkü onların iki aydın gözü vardır.

Andı, ahdi bozmak, ahmaklıktandır; yemininde durmak, vefayı elden bırakmamak, çekinen kişinin işidir.

Peygamber dedi ki: Sizin andınızı mı doğru sayayım, Allah'ın andını mı?

Topluluk, ellerinde Mushaf, dilleri oruçla mühürlü, gene and içtiler.

Bu doğru, bu ter temiz söz hakkı için o mescidi kurmamız, Allah içindir.

Orda hiç düzen yok; orda ancak Allah'ı zikir var, gerçeklik var, dostluk var dediler.

 

İçi olmayan çekirdek fidan olur mu?

Allah, "suçları pek örterim ben" dedi, sırlarını söylemem; belâlara uğradığına dâir ancak bir belirtiyi söyleyeyim.

Cezasını verdiğimin bir tek belirtisi şu: Kulluk ediyor, oruç tutuyor, dua ediyor;

Namaz kılıyor, zekât veriyor, daha da başka şeyler yapıyor hani. Fakat bir zerrecik bile can tadı bulamıyor.

Kulluklar ediyor, yüce işler işliyor; ama bir zerre bile tad alamıyor.

Kulluğu güzel ama mânâsı güzel değil; cevizler çok ama içleri yok.

Tad gerek ki kulluklar meyva versin. İç gerek ki tohum ağaç olsun.

İçi olmayan çekirdek hiç fidan olur mu? Cansız şekil ancak hayâldir.

 

Nefis vurulmaktan anlar

Töhmet altında olan nefisdir; yüce akıl değil. Töhmet altındaki, duygudur; latif ışık değil.

Nefis şüphecidir, vur başına onun; vurulmaktan, dövülmekten anlar o, delil getirmekle yola gelmez.

Mucize görür, o çağda aydınlanır; ondan sonra hayâldi o der;

O şaşılacak şey göründü ya hani; gerçek olsaydı gece-gündüz, gözönünde kalmaz mıydı?

O, temizlerin gözlerinde kalır, hayvan gözüne eş dost olmaz o.

O şaşılacak şey, bu duygudan utanır, arlanır; hiç tavus kuşu, daracık kuyuda durur mu?

Çok söylüyor deme sakın bana; yüzde birini söylüyorum, o da kıl gibi hani.

 

Ana karnındaki çocuğun âlemi

İnsan, ana karnındayken gıdası kandı; inanan da pis şeyden böylece temizlik elde eder.

Kandan kesilince gıdası süt oldu; sütten kesilince de lokma yemeye koyuldu ya hani.

Ana karnındaki çocuğa birisi, dışarda pek düzgün bir dünya var.

Enine boyuna kutlu yeryüzü var; orada yüzlerce nimetler var, bunca da boğazına düşkünler var;

Dağlar, denizler, çöller, bostanlar, bağlar, bahçeler, çayırlıklar, çimenlikler var.

Pek yüce, ışıklarla dolu bir gökyüzü, güneş, ay ışığı, yüzlerce Süha burcu var.

Kuzeyden, güneyden, doğudan yeller esiyor; bağlar-bahçeler, gelinler gibi süslenmiş, düğün dernek yapıyor sanki.

Dünyanın şaşılacak şeyleri dille anlatılamaz; sen ne diye bu kapkaranlık yerde sınanmalara düşmüşsün?

Bu daracık çarmıhta kan emmedesin; hapse düşmüşsün, pislikler, eziyetler içindesin deseydi;

Çocuk, kendi haline bakar da inkâr ederdi, bu haber verişten yüz çevirirdi, kâfir olur-giderdi.

Bu, olmayacak şey, kandırış, aldatış derdi. Çünkü kör vehim, böyle şeyleri düşünemez ki.

Anlayışı, buna benzer bir şey görmediğinden inkarcı anlayışı, bunu kavramaz bile.

Dünyadaki avam da böyledir işte. Abdal, öbür dünyadan haber verir onlara.

Der ki: Bu dünya karanlık, pek dar bir kuyu; dışarıda renksiz, kokusuz bir dünya var.

Fakat bu söz, onların hiçbirinin kulağına girmez. Çünkü bu tamah, pek çetin, pek büyük bir perdedir.

Tamah, kulağı söz duymaz bir hale kor; garez, gözü bağlar, görmez eder.

O ana karnındaki çocuk gibi hani. O da, aşağılık yurtlarda gıdası olan kana tamah eder de,

Bu tamah, şu dünyanın sözlerine karşı perde ardında bırakır onu; kandan başka kuşluk yemeği bile yemez o.

 

Ömür altın heybeye benzer

Dünyâ hırsı geçti gitti de gözü keskinleşti; gözü, kan-yaş dökecek çağda aydınlandı.

Ululanması, öfkelenmesi yüzünden gözü vakitsiz öten horoz kesildi.

Vakitsiz öten horozun başını kesmek gerek; çünkü o ortalığı vakitsiz ayağa kaldırır.

Her zaman, canının bir parça buçuğu alınmadadır; can verirken inancını gör, gözet.

Ömrün, bir altın heybesine benzer; geceyle gündüz de altınları sayan, iki er.

Bilmeden, anlamadan sayar dururlar; sonunda heybe boşaldı mı, ay tutulur gider.

Dağdaki madenden alsan da harcasan, fakat yerine komasan, maden bile o verişe dayanamaz; tükenir.

Öyleyse her solukta, harcadığının karşılığını, heybeye koy da "Secde et de yaklaş" âyetindeki maksada eriş.

Ama bütün işlere de böyle sarılma; din işinden başka işe o kadar çabalama.

Çünkü sonunda, iş bitmeden gideceksin sen; işlerin bitmeyecek; ekmeğin pişmeyecek.

Mezar yapmak, ne taşladır, ne tahtayla; ne kilimledir, ne keçeyle.

Kendine, temizlik âleminde bir mezar kazman, varlığını, o mezara gömmen gerek.

O mezara toprak olman, onun gamına gömülmen gerek ki soluğun, onun soluğundan yardımlar elde etsin.

Mezarın üstüne türbe yapmak, kubbe kurmak, yüce duvarlar örmek, mânâ erlerince makbul birşey değil.

Diriyken atlaslara bürünmüş, ipekliler giyinmiş adama bak hele. Şimdi, atlas, ipek, aklının elini tutuyor mu hiç?

Canı, Münker-Nekir'in azabına uğramış; gamlı gönlündeyse gam akrebi yer tutmuş.

Dışardan, görünüşü süslü püslü; fakat gönlü düşüncelere dalmış, zârı-zârı ağlayıp inlemede.

Fakat birini de görürsün ki eski püskü hırkaya bürünmüş; o hırka içinde tatlı düşüncelere dalmış, şeker gibi sözler söylemede.

 

Erlerin güzelliği dillerinde gizlidir

Okul çocukları, öğretmenden eziyet çekmişler, çalışmaktan bıkmışlar, usanmışlardı.

Öğretmeni zor durumda bırakmak, okula gitmemek için birbirleriyle danışıp görüştüler.

Öğretmen, hastalanmıyor ki birkaç gün okuldan uzaklaşsın da diyorlardı;

Biz de okulda mahpus kalmaktan, daralmaktan, çalışmaktan kurtulalım. Mermer kaya gibi yerinde durup duruyor.

İçlerinden en zekileri, şuna karar verdi: Hoca diyecekti, neden böyle sararmışsın?

Hayır olsun, betin benzin yerinde değil; bu, ya soğuk algınlığından, yahut sıtmadan.

Benim bu sözümden hoca, birazcık vehme düşer ya dedi; kardeş, sen de bu çeşit yardım et bana.

Okul kapısından girdin mi, hayır ola usta de, bu halin ne?

Vehmi, biraz daha artar... Vehimle, akıllı kişi bile delirir.

Üçüncü, dördüncü, beşinci gelen de bizim ardımızdan, hoca için gamlanır, açıklanır.

Otuz çocuk da bu haberi verirse, otuzu da aynı sözleri söylerse hastalık, yerleşir gider.

Çocukların hepsi de aferin a zeki çocuk dediler; bahtın, boyuna yaver olsun, aferin.

İçlerinden birisi bile dönmemek üzere bu işi kararlaştırdılar, ahdettiler.

Ondan sonra o çocuk, koğucunun birinin, olayı koğulamamasını sağlamak için hepsine and içirdi.

O çocuğun buluşu, hepsinden de üstündü; aklı, sürünün en ilerisindeydi.

Güzellerin, nasıl birbirlerinden farkları, üstünlükleri varsa insanların akıllarında da fark vardır.

Ahmed de (a.s.m.) sözlerinin birinde bu çeşit buyurdu: "Erlerin güzelliği, dillerinde gizlidir" dedi.

 

Nimete şükür, nimetten hoştur

Kış geldi mi köpek bir yana büzülür; kışın soğuğu, onu öyle ezer, büzer ki,

Sığınabilecek bir taş ev kurmam gerek der;

Yaz gelsin de der, dişimle, tırnağımla çalışayım, kış için bir taş ev kurayım.

Fakat yaz geldi mi gelişir, kemikleri canlanır, derisi tavlanır.

Kendisini iri yarı gördü mü, a ulu der, hangi eve sığabilirsin ki sen?

İrileşir, ayağını bir gölgeye çeker; tembelliğe dalar, karnı tok, sırtı pek, yatar, uyur.

Gönlü, amca bir ev kur der, fakat o, iyi ama der, söyle bakalım, ben eve nasıl sığarım?

Senin hırs kemiklerin de derde düştüğün zaman incelir, bitişir; büzülür kalırsın. Tövbeden bir ev kurayım da kışın orda barınayım dersin.

Fakat derdin geçti de hırsın arttı mı köpek gibi, senden de ev kurma sevdası geçer gider. Nimete şükretmek, nimetten de hoştur; şükre düşen, nerden nimete yönelecek?

Şükretmek, nimetin canıdır, nimetse deridir, kabuktur; çünkü seni, dostun kapısına dek şükür götürür.

Nimet gaflet verir, şükürse uyanıklık; sen padişahın şükür tuzağıyla nimet avlamaya bak.

Şükür nimeti; gözünü doyurur, seni bey yapar da yüzlerce nimeti, yoksullara saçar dökersin.