|
NÂBÎ 'NİN OĞLUNA VERDİĞİ ÖĞÜTLER |
|
Hayriye, şair Nâbî'nin aruz vezniyle yazdığı
manzum bir öğüt kitabıdır. Bir divan edebiyatı
şairi olan Yusuf Nâbî, daha çok bu eseriyle tanınır.
Şair bu eserini oğlu Ebü'1-Hayr Mehmed Çelebi adına yazar
ve muhatap da oğludur. Kitap kendi dönemi için olduğu kadar günümüz
için de şaşmaz ve değişmez dersler, öğütler ve
nasihatlerle doludur. Kitabın diğer önemli yönü de, devrinin
iç yüzünü ve sosyal hayatını yansıtmasıyla da
tarihî bir vesika oluşudur. Hayriye kaleme alındığı günden
itibaren çok sevilmiş ve en çok okunan kitaplar arasına geçmiştir.
Nabi, bu eserinde hiçbir makam ve mevki ayrımı gözetmeden,
nereden ve kimden gelirse gelsin kötülüklere hep karşı çıkmış
ve insanlara devamlı bir ümit ve yaşama şevki vermiş,
hayatı güzelleştirmeyi hedef edinmiştir. Hayriye'nin yazıldığı dönem
(1700) Osmanlının inişe geçtiği yıllara rastlar.
Saraya Valide Sultanlar hâkim olmuştur. Yeniçeri kazan kaldırıp
isyan etmektedir. Halk bu kargaşadan oldukça payını
almaktadır. Devlet idaresinde kaht-ı rical yaşanmaktadır,
yetersiz kişiler idarede söz sahibidirler. 18. yüzyılın
başlarından itibaren devlet çarkı laçka olmuştur. Sık
sık padişahlar değişmekte, azledilmektedir. Toplum düzeni
gün geçtikçe bozulur olmuştur, bir önceki gün aranır hale
gelmiştir. Sosyal ve ekonomik
hayattaki bozulmaları halk adetâ kanıksamış durumdadır.
Gün gelmiş, gece sokağa çıkmak bile bir cesaret halini
almıştır. Anadolu'da iç isyanlar başını almış
gitmiştir. Halk perişan ve çaresizdir. Böylece Osmanlı içte
ve dışta hayatî mücadele vermek zorunda bırakılmıştır. Bu menfi şartların yanında müsbet
hizmetler, halkın refah ve huzuruna yönelik gayretler olmuyor değildir.
İşte Nâbî gibi edib ve şairler; ilim ve hikmet ehli çeşitli
şekillerde bozuklukların önüne geçme çabası içindedirler.
Hayriye bu hayırlı teşebbüslerden sadece birisidir
ve o günün yaralanmış Osmanlı toplumu için bir ilâç hükmünü
almıştır. Kitap elden ele, dilden dile dolaşmış
ve âdeta içilerek okunur hale gelmiştir. Günümüz şartları ve gidişatı gözününe
getirilirse, tarihin tekerrür ettiğini göreceğiz. Üç asır
önceki Osmanlı toplumu ile günümüz Cumhuriyet toplumu aynı
dertlerle muztarip ve aynı tedavi şekillerine muhtaç haldedir.
Hayriye'den yaptığımız seçmeler bu çerçevede gözden
geçirilirse herkes kendi derdine derman bulacaktır. Manzum halde İslâm harfleriyle yazılan Hayriye,
değerli ilim adamı Doç. Dr. İskender Pala tarafından
yeni harflere geçirilmiş ve anlaşılır, sade ve tatlı
bir Türkçe ile sadeleştirilmiştir. Bedir Yayınevi tarafından
da güzel ve temiz bir baskı ile 1989'da yayınlanmıştır. Metin ve tercümesi ile birlikte 1647 beyit, 34 bölüm ve
223 sayfadan meydana gelen Hayriye'nin daha çok günümüze
ışık tutan bölümlerini ve beyitlerinden seçmeler yaptık.
Kitapta beyitler sayfanın üst kısmında, tercüme ise çizginin
altında numaralanmış şekilde yer almaktadır. Biz
numaraları vermedik. Sadece tercümesi yapılan ve numaralandırılan
her beyti birer paragraf halinde sunmaya çalıştık. Bu
arada okuyucuya kolaylık sağlaması için de yazarın
kendi bölüm başlıklarından ziyade ara başlıklar
çıkararak kısa, ara bölümler halinde vermeye çalıştık. Öğütlerin yazılış sebebi Ey isteklerimin sevinç artıran çerağı! Ey
Aziz ve Celil olan Allah'ın bağışı oğul! Bendeki özelliklerin ve şahsî erdemlerin hepsi
sende aynıyla mevcut. Sende methedilecek ahlâk çoktur ve çok şükür,
ben de o bakımdan zararda değilim. Bunlardan biri, güzel yaratılışının
kokusudur. Edebe dair alametler ise sende yaratılıştan
mevcut... Lâkin babanın bu söyledikleri de evladına
fazladan bir tesirde bulunsun. Kulaklarına bir küpe olsun diye ve sana akıllıca
bir sermaye olması için. Ey babasının canı! İstediğim,
bunların her zaman kulağında küpe olmasıdır. Dilerim ki bunu, canından da nazik tutasın ve
bir an bile yanından ayırmayasın, aklından çıkarmayasın! Bunun feyzi mahşer gününe dek yürürlükte olsun
ve hem seni, hem de başkalarını kuşatsın. Bu nimetten sen de yiyip istifade edesin ve "babamın
yadigârıdır" diye anasın. Böylece sen ölünce lütfunla ruhumu şad edesin ve
bir dua ile beni daima hatırlayasın. İşlediklerinin daima sonunu düşün ve böylece
din evin onarılmış olsun. İslâmın beş temeli İslâm yapısının beş temeli
hikmet ölçüsüyle yükseldi. Bu binanın içinde olan kişi rahattır. Dışı
ise fenalıkların ayakları altında kalmıştır. Bilhassa seher vaktinde hiç yatma, uyanık ol. O
vakitte kendini tevbe seccadesine vakfet. O saatte Allah huzurunda el bağlayıp hatalarından
dolayı göz yaşı dökmek ne saadettir. Secde için alnını yere koy da yeryüzünde gerçek
saltanat ne imiş bir gör. Eğer İslâmın değerini gerçekten
anlayabilseydin, namazı kılmak için bir an bile gecikmezdin. Gerçi senin yaşındaki çocuklar bunu anlayamaz,
ama yine de sana bu sırrı açıklayayım. Çalış ve gayret göster ki git gide bunun
hikmetini anlayacaksın. Ey parlak ay gibi olan oğul! Eğer namaz kılacak
olursan elif gibi düzgün durmalısın. Rükûya vardığında da dal harfi ortaya çıkar.
Bu söz Peygamber simdir, bilesin! Ey harikulade ruh oğul! İnsan olup bunu
anlayabilirsen, secdeye kapandığında da mim harfinin daire
şekli görünür. Anla ki "Namaz kılmayan kişi, hiç âdem
olur mu?" sözündeki sırlar sana açılır. Oruç bir rahmet sofrasıdır Ey babalık bağının seçkin meyvesi! Ey
hayat denizindeki sadefin incisi oğul! Hasta olmadıktan ve vücudun halsiz kalmadıktan
sonra Ramazan orucunu sakın geçirme. Oruç, Allah'ın kullarına bir lütfudur. Orucun
mükâfatını bizzat Allah verir. Oruç bir rahmet sofrasıdır. Oruçlu için ise
nurdan bir elbisedir. Oruç gizli tutulan gizli bir ibadettir. Onun için asla
oruca riya giremez. Oruç, Allah'ın ezelî kudret ve kuvvetine mensup
temiz bir gizliliktir. Oruç melekiyet sıfatına bürünmektir. Oruç, Cennet nimetlerinin yol göstericisidir. Böylece
oruçta yeme içmeyi terketmek bir rahmet sebebi olur. Ta gecenin karanlığı uzadığı
bir vakitte güneşin parlak yüzük taşı, senin ağzına
mühür vurur, yeme içme kesilir. Artık kendi nurun parlamaya başlar ve kötü
amellerin gece karanlığına gömülür, affedilir. O ne saadettir ki dudağın kapalı olduğu
için, yeme-içme olmadığı için bütün beyhude işlerden
uzaklaşmışsındır. Kabe yoluna git Ey can güllüğünün taze yetişmiş gülü!
Ey bilgi ve anlayış dimağını kokularla donatan oğul! Yola çıkacaksan mutlaka Kabe yoluna git. Gayesiz boşuna
yapılmış bir yolculuk cehennem ateşine götürür. Hacer-i Esved, Allah'ın sevgili kullarının,
öperek şifa buldukları bir taştır. Günahlardan minnetsizce yıkanıp temizlenmek için
Altın Oluktan rahmet dökülür. Zemzem suyu ferahlık verici bir ilaç gibidir. Ondan
içen suçlu kullara şifa verir, günahlarından arınmalarını "Lebbeyk" sadalarını çıkaran
nefesler göklere doğru uydular gibi yükselir, giderler. Bu ne ikbal, bu ne saadet ve ne mertebedir ki Allah'ın
evini tavaf edersin. Arefe günü, yarlığayıcı Allah'ın,
insanları hesap için topladığı kıyamet gününden
bir örnektir. Arafat'ın o berraklığı ve ter temizliği,
satır satır günahların affı için berat yazmaktadır. Orada günahtan kararmış defterler yıkanmış,
paklanmış ve orada günaha esir olanlar azat olunmuştur. İhramlar içindeki hacıların oluşturdukları
gümüş halkanın üstünde Rahmet dağı bir yüzük taşı
gibi durur. Ey oğulcuğum! Eğer sen Kabe'nin etrafını
tavaf eden bir pergel olursan, bir gün elbet kazanç noktası sana
kendini gösterecektir, karşılığını kıyamette
alırsın. Malını muhtaçlardan esirgeme Ey sadefin kulak süsleyen incisi! Ey şeref hanedanının
hayırlı halefi oğul! Üzerinde zekâta ait olan bir tanecik bile bırakma.
Zekâtını ver ki malın bereketi ve hayrı olsun. Zekâta ayrılan o mal Hazret-i Allah'ın hakkıdır,
sen de edasını ihmal etme. Zekât, fakirlerin hakkıdır. Ondan elini çekme,
vermemezlik yapma ki temiz olan malını kirletmeyesin. Zekâtını verdikçe Allah'ın emri üzerinesin ve Allah senin o malının birine on verir. Malının zekâtını vermezsen bereketi
kalmaz ve o nimet sende fazla durmaz. Malın telef olması, zekâtını
vermemektendir. Ayrıca zekâtı vermemek bazı musibetlere de
hedef olur. Dine uyularak verilen zekât, malın tohumudur ve zekât
olarak verilen mal, bu tohum, Allah katında kabul toprağına
ekilmiş olur. Serpilmiş tohum yerden fazlasıyla biter ki, bu
da iki âlemde sana yeterlidir. Fakirliği ve zenginliği yaratan Allah, zekâtı
da fakirlere tahsis etmiş. Her şeye kadir olan Allah'ın seni zengin yaratırken
onu da fakir etmesinin elbette bir hikmeti vardır. Fakirlerin hakkını kesme. Senesi geldikçe zekâtını
ver. Ayrıca sadaka vererek de zekâtını tamamla.
Bir mal için zekât kök, sadaka ise dalbudaktır. Sadakadan elde edilecek sevabın sınırı
yoktur. Nitekim bunu kuvvetlendiren bir çok da ayetler vardır. Fakirler zenginlerin aynasıdır. Nitekim her
şey zıddı ile vardır. Eğer Allah'ın takdiri, seni onun yerine fakir
yaratsaydı, bunu değiştirmeye gücün yeter miydi? Fakirlik olmayınca zenginliğin güzelliği
ve çekiciliği kalmaz. İşte Allah bunu böyle yaratmış. Nimetin şükrüne sebep fakirliktir. Devlet ve
ikbalin güzel oluşuna süs yine fakirliktir. Bu fani dünyada fakirler olmasa acaba sen zekâtını
kime verirdin? Fakir, zekâtı almaktan kaçınırsa üzül,
alırsa da memnun ol, sevin. Zekât, senin ikbaline ve varlığına bir
vesiledir. Bunu da Allah tarafından sana verilmiş bir nimet ve lütuf
kabul et. Allah'ın verdiği nimete şükretmesini bil
ki ekmeğin ve suyun ziyadeleşsin. Fukaraya merhamet nazarıyla bak. Sertlikle konuşma,
cömertlik et. Malını muhtaçlardan esirgeme. Allah'ın
sana verdiği nimetten açlara ve yoksullara yedir. Kapını, fakirlerin boş dönmeyecekleri bir
hale getir ve mümkün olduğu kadar ihsanda bulun. Acıkmışı doyurmak, her gün nafile oruç
tutmaktan hayırlıdır. Senin elinden bir açın doyması, nice camiyi
tamir ettirmenden yeğdir. Bir susuza su vermen, her yıl Kabe'yi ziyaret
etmenden daha hayırlıdır. Senin yüzünden ihtiyaç sahiplerinin sevinmesi ne büyük
saadet, ne büyük yücelik, ne büyük devlettir. O geçim malı ne kutludur ki, fakirler onunla ihtiyaçlarını
karşılarlar... Ve o mal sahibi ne saâdetlidir ki bin yere azık gönderir. Bir fakire yardımı dokunan kişi gerçekten
dine layık kişidir ve o kişinin hayrı başkalarına
da geçer. Sakın fukaraya tiksinti ile bakma ve asla ihsanda
bulunmaktan kaçınma. İhsanda bulunarak çocukları sevindir. Gönüllerini
alarak kalplerini mamur et. Hele hele yetimlerin ve kimsesizlerin yaralı gönüllerine
merhem olursa... Eğer gidişatını düzelttiysen ve Allah
da sana malca nimet ve zenginlik verdiyse nimete nankörlük semtine sakın
ayak basma ve hem fiil, hem de söz ile şükrünü eda et. Gerçi şükür kelimesi herkesçe bilinir, herkes
şükreder, ama sen yine de can u gönülden şükret. Hem gizli gizli ve çok çok şükret; hem de aynı
şekilde ihtiyaç sahiplerine ihsanda bulun. Allah'ın kullarını aç, elbiseye, ekmeğe
ve yiyeceğe muhtaç görünce ihsan kapısını sakın
kapatma ve sana hacetini bildireni sakın geri çevirme. Misafire ikram et Evine gelen misafir kim olursa olsun elinde bulunan her
şeyle sofranı donat. Misafire kıymeti ölçüsünde tazim göster ve
misafirliğin şanına yakışır ikramda bulun. Misafir kaba saba bir kişi bile olsa sabır göster
ve bir tatlı dil ile hatırını yap. Misafirin gözünü hasret çektiği şeyden
perdeleme ve isteğinin imkânı varsa onu ondan esirgeme. Misafirin gönlünü boş kuruntulardan kurtar. İsteğinin
yerine getirilmesi için imkânlarının hepsini kullan. Misafirin arzusunu yerine getirmek elinde değilse o
garibi küstürmeden geri çevirmeye çalış. Yaptığın hayrı başa kakma Fakirlere lütuf ve ihsanda bulunduğunda riyakâr
davranmamak da ayrıca teşekküre değer. Eğer fukaraya ihsanda bulunursan bunu gizli yap ve
yardım ettiğini yalnızca Allah Teâla bilsin. Yaptığın hayrı sakın başa
kakarak boşa giderme, Karşındakinin utanmasına meydan
verme ve ancak kendin utan. Nice insanlar yardım istemekten utanırlar. Senin
vazifen bu durumda olanları arayıp bulmaktır. Nice ikbali ile aşağılık olmuş kişiler
vardır ki bunlar kendi felaketlerinin ayakları altına düşmüşlerdir. Öyleleri de vardır ki fakirlik köşesinde
ayaklar altında kalmıştır da bir şey isteyip
dilenemez. İşte böyle kişiler için sen bir çare ulaştıran
ol, ki bu hareket altın tavan yapmakta daha iyidir. Bu işlerdeki inceliği anla ki aslında yaptığın
hayır senin kendinedir. Eğer yardımında karşındakini
incitirsen yahut riya için yaparsan, bunun hayrı ne sana, ne de ona
fayda etmez ve kaybolup gider. Kimsesizlere yardım dağıtmak; zenginleri
davet etmekten elbette çok daha üstündür. Oysa o zenginler hem yer içerler; hem de seni çekiştirirler
ve bir noksanın varsa onu anlatırlar. İlimlerle kendini donat Ey edeb çimenliğini süsleyen fidan; ey babasının
gönlüne ve gözüne nur bağışlayan oğul! Gece gündüz şerefli mukaddes, ilimlere çalış
ve hayvan gibi cahil kalma da ilim öğrenen ol. İlim Allah'ın sıfatlarındandır ve
dolayısıyla tüm sıfatların en yücesi ilim sıfatıdır,
ilim her şeyin üstündedir. İlim öğrenmeye çalış ve bilgililerin
bilgisi ol. Resûl-i Ekrem efendimiz ilim öğrenmenin farz olduğunu
söyledi. Yine o ilim sahibi Peygamber dedi ki "Beşikten
mezara kadar ilim öğreniniz!" Nur diyarının sultanı ilim hakkında
"Rabbi zidnî" (Rabbim, ilmimi artır) isteğine memur
oldu. Öyle bir ilim şehrini arayıp bul ki kapısı
Peygamber'in (a.s.m.) damadı Ali olsun. Varlığın yüzünün süsleyicisi ilimdir.
Var ile yoku bilme yolu, yine ilimdir. İlim ilâhî bir sofradır. İlim Allah'tan
insanlara bir bağış, bir bahşiştir. Değer ve yücelik rabıtası ilimdir. Gönül
berraklığı ve ağırbaşlılığın
sebebi ilimdir. İlim, büyüklük ve mertebenin güvenliği ve
koruyucusu; ilim, doğruluğun ve talihin kopmayan bağı... İlim, sahili olmayan bir denizdir ki onun içinde âlim
geçinenler gerçekte cahildir. Allah, cahillik için "ölüm", ilim için
"hayat"tır dedi. Sen de sakın ölü gurubuyla aynı
durumda olma. Cahillik ile ebedî hayattan mahrum olma ve iyi ile kötüyü
ilim vasıtasıyla birbirinden ayır. Çeşitli ilimler ile kendini donat, zihnini doldur.
Belki bir gün ona ihtiyacın olur da kullanman gerekir. Bir şeyi bilmek, sorulduğu zaman "Ben
onu bilmiyorum" demekten daha güzel değil mi? Peygamber efendimizin (a.s.m.) insanlara telkini "İlim
Çin'de de olsa gidip alınız." hadîsidir. İlmi ehlinden öğren Bir şeyi ehlinden öğren ve bunu yaparken utanma.
Çünkü her şeyin âlimliği, cahilliğinden daha iyidir. Bir şeyden habersiz olan câhil nerde; her şeyi
bilen nerde! Hiç gören ile âmâ bir olur mu? Ne kadar ululuk ve maddi üstünlük bulsa da câhile
mevki ile yücelik gelmez. Cehalet insana bir belâ zindanıdır ki içine düşenler
ondan kurtuluşun yüzünü görmez. İlim, varlığın; cahillik ise yokluğun
kaynağıdır. Hiç var ile yok beraber olabilir mi? İlimle uğraşmak kadar yüce bir iş
olmadı. İlimden de hiç kimse elem görmedi. Yaratıcı olan Allah'ın sıfatlarına
sınır olmadığı gibi ilmin şerefine de bir
son yoktur. Sakın ilmin dış kabuğunda kalma. Mânâların
özüne ulaşmaya bak. İlmin dış kabuğunda kalmak, kuşun
tek kanatla uçmaya kalkması gibidir. Onun için sen de ilmin dışında
kalmayıp içine doğru yönel. Nitekim yürünüp geçilen yer, evin dışıdır.
Oturulup durulacak yer ise o evin içindeki halvettir. Hiç denizin sahilinde inci olur mu? Cevher istiyorsan
elbette derinine dalman lâzım. Dilinde ve gönlünde Allah olsun Ey varlık ve vücud mecmuasının seçkin nüshası,
ey sıfat aynasının süslü ve yakışıklı
resmi oğul! Bu öğüdümü kulağına asılı bir
küpe eyle: "Sakın kimseye fazilet satmaya kalkma!" İnsanı hakikate yaklaştıran, Allah
yolunda yüce mertebelere ulaşan kişilerin temiz nefesleri, sözleridir. Eğer devrinde mürşid-i kâmil bulunmazsa, sana
Kur'an bir mürşid olarak yeter. Arif ol, sakın ham sofu olma; gayret göster de yakın
sırrına, Allah ilmine erenlerden ol. Allah seni Kendisini bilmen için ve Ona candan kulluk
etmen için yarattı. Asıl lâzım olan dünya denilen bu evin
sahibidir (Allah'tır). Cahiller ise sahibi yerine evini isterler. Evin sahibi senin olasıya kadar gece gündüz çalış
ve bunun için pervane ol. Dilindeki ve gönlündeki daima Allah olsun. Uğruna
can verdiğin yer, yine Allah'ın yüce dergâhı olsun. Cennet ümidi ve Cehennem korkusu ile çalışma.
Ey gerçeği gören kişi! Cennet ve Cehennemin asıl sahibini
isteyip bul. Kendini ara, bul! Sen kimsin? Kim olduğunu idrak et
ki iki âlem sana apaçık görünsün. Âmâ o kişidir ki hakikat kapıları kapandığı
zaman varlıkları hakikatleriyle göremez. Peygamberlerin övüncü Hazret-i Peygamber (a.s.m.) bile,
hakikatler kendisine açılsın diye duada bulunurdu. Her gördüğüne istek duyma Kimseye ihtiyacını arz etme de, minnet yükü
altında eğrilme. İsteğin için ağzını sakın açma;
dilenme sözleriyle dudağını bulaştırma. Sana ayrılmış olan rızık elbette
seni bulur. Öyleyse açgözlülükten ele geçen yalnızca yüzsuyu dökmektir. Sana takdir olunmamış rızık ele geçmez;
sana ayrılmış olan da asla başkasına gitmez. Kıymetini bilip harcamayan için yüzsuyu, bengisudur
ki Nil ve Fırat nehirleri onun bir damlasına bile susamışlardır. Kıymetini yücelt, bayağı olma. Her gördüğüne
istek duyma! Kimin elinde ne var ki isteyesin. Onu yahut bunu "bana
ver!" diyesin. O kul da Allah'ın ihsanına muhtaçtır ve
Allah'ın bağışına bağlanıp kalmıştır. O acizin lütfedecek hali mi var, yahut sana bağışlayacak
malı mı var? Allah, lütfunu herkese karşılık beklemeden
verir. Kulun mülkiyeti ise arada yalnızca bir vasıtadır. Gerçi sebebi terkedip bağışta bulunmamak
sevap değildir, ama sebep, müsebbibsiz hiçbir işe yaramaz. Sana rızık olarak verilen şeyin seni bulması
için birinden istemeye ihtiyacın olduğunu sanma. Başkasından
isteyip de boş yere mihnet ve sıkıntı çekme. Allah'ın sana bahşedeceğine güven ki rızkın,
sana kavuşmak için senin ona olan aşkından daha büyük âşıktır;
sen ona yürürken o sana doğru koşar. Allah'ın verdiği ile yetinip evciğinin köşesinde
rahat yaşamak hoştur. Hakkın ve ruhsatın olmadan bir mala el uzatma.
Halini bilecek olan, senden daha büyük ve bilgili olan Allah'tır. Rızkına kanaat et Rızkı veren Allah'ın sana ayırdığına
gönlünü bağla, razı ol ve her ne verdiyse ona kanaat et. Rızkı hikmetle veren Allah, senin halini bilir
ve rızkını, ihtiyacın olduğu anda gönderir. Senin rızkın sadece herhangi bir mal dolayısıyla
değildir. Rezzâk olan Allah, başka sebeplerle de sana rızık
ulaştırır. Para, yenilen şey değil, sadece rızkını
sağlamada bir vasıtadır. Sonuçta yenilecek şey, yine
Allah'ın yarattığı nimettir. Eğer altını ve gümüşü harman etsen;
ekmek, pirinç ve yağın yerini tutmaz, altın ve gümüşü
dişlerimizle yiyemeyiz. Fakirlik seni hiç korkutmasın ki, nimetin sahibi
olan Allah, hiç kulunu aç bırakır mı? Minnet ile olan nimeti yeme, hatta kokusunda minnet olan gülü
bile koklama. Ey babasının canı! Eğer sana birisi
birşey verirse sakın alma, doygun ol. Gözünü ve gönlünü zengin tut. Lütfen açgözlü ve
aşağılık olma. Ancak sana ikram eden gerçekten sadık dostun olursa
ve külfetsiz karşılıksız ikramda bulunursa kabul et. Sen de o dostuna karşılık ver ve onu ikram
ile mükâfatlandır. Vefa elini vadeye açık tut. Kime bir vaadde
bulunursan yerine getir. Zimmetinde bulunana ve himmete vade vermeyi borç bil.
Vadettiğinden geri dönmeyi kişiliğine kusur say. Söylediğin az, manası çok olsun Dostunu bir latifeye feda etme ki, tuz ekmek hakkını
ara yerden kaldırıp atmış olmayasın. Bunlar samimi dostlar için nefret sahibi olur. Sonunda
mutlaka bir kötülüğe sebep olur. Latifenin bile ki zarif ve nükteli olursa güzeldir
bir tarafı yanar ateş gibidir. Hele hele dostların kalbine saplanan bir söz okuna,
yergi ve alaya latife demek bile olmaz. Kasten yapılmış keskin başlı kırıcı
bir latife, dostlarını ağzına kadar dolu bir çekişme
içine sürükler. Zarif kişilerin latife dedikleri şey, yerinde söylenmiş
cilveli güzel sözdür. Söylediğin az, mânâsı çok olsun ve asla
kimsenin gönlünü incitmesin. Söylediğin söz, gönül bağından yeni
koparılmış bir gül olmalı, onu duyan da içindeki mânâ
ile bülbül olmalı. O söz, gül kokusu gibi gönülleri açmalı ve gönüllerden
kinleri gidermeli. Gönüllere vuslat müjdesi gibi olmalı, onu işiten
rağbet ile şevke gelmeli. Böyle olursa latife ne güzel. Eğer böyle olmazsa
onu terketmeyi amelin hayırlısı say. |